Çocukluk arkadaşım Etem’in arabasında Eğin’den Malatya’ya giderken, bomboş görünen bir yolda ardı ardına iki kere kornaya basmasına şaşırmıştım. “Bu bir aile geleneği” demişti. Babasının arkadaşı Setrak Amca’yı selamlıyordu. Yıllarca şoför olarak otobüslerde kamyonlarda çalışmış, yakın çevresinin “Sato” diye hitap ettiği, bir tarafı Eğinli, diğer tarafı Arapkir’in Şepik köyünden, muhabbet ehli bir insanın
vasiyetini yerine getiriyordu.
“Eğer sizlerden önce ölürsem, beni araçların Şepik köyüne geçtiği yolun yanına defnedin. Siz benim dualarımı bilmezsiniz ben sizin. Sadece mezarımın yanından geçerken beni hatırlayın. İki korna sesi bana yeter” demişti babasının arkadaşı. Dostları ile onu tanıyan şoförlerin bu vasiyeti uygulamaları, o yoldan geçerken korna çalmayı bir âdet veya gelenek haline getirmişti.
Ermeni meselesiyle ilgili haberler bana Nathaniel Hawthorne’un “Yeryüzünün Ateşe Verilmesi” adlı öyküsünü hatırlatıyor. Geçmişten kalan ne varsa, uçsuz bucaksız bir meydanda yaktıkları ateşe atıp yok eden bir kuşağın öyküsü bu. Kendi elleriyle kendi dünyalarını yok eden, üstelik bunu mazideki güzellikleri ateşe de vererek yapan talihsiz insanların trajedisi.
Ermenilerle Türklerin ortak tarihine son yüzyılın kirli penceresinden bakan bir Türk veya Ermeni açısından Anadolu’daki bin yıllık beraberlik, hiçbir güzellik içermeyen zorunlu bir beraberlik olabilir. O pencereden bakan milliyetçi bir Ermeni için bütün tarih, “Türk işgali altında geçen asırlar” demektir; aynı camdan bakan milliyetçi bir Türk ise tarihi şöyle “özetler”: “Biz güçlüyken başkaldıramadılar, ne zaman ki zayıf düştük, ilk fırsatta ihanet ettiler.”
İkisinin de dramatik bir yanılgı içinde olduğunu, bin yıllık beraberliğin sadece zorla izâh edilemeyeceğini, bu insanların birbirlerine muhabbet ve merhamet de duymuş olduklarını, birlikte yaşamayı bir erdem olarak değil bir doğal durum olarak gördüklerini, birbirlerini sevdiklerini ve güvendiklerini, birbirlerine ailelerini emanet edip gözleri arkada kalmadan bir yerlere gidebildiklerini, birbirleriyle ömür boyu süren iş ortalıkları kurabildiklerini, kısacası bambaşka bir tarihin de mevcut olduğunu nasıl anlatmalı?
Bu topraklardaki ortak tarih sadece acıların tarihi olmadı. Eğin’in Gerüşla Köyü’nde, aynı köy meydanındaki çeşmeden su dolduran, topladıkları dutları aynı meydanda Dersim’den gelen Kürtlerin buğdayıyla kalbur ölçüsüyle değiş tokuş eden, aynı köyün içindeki camiye ve kiliseye giden, birbirlerine “Allah kabul etsin” diyen Türklerle Ermeniler başka bir dünyanın insanlarıydı, bugünkü “yaralı bilinç”le malûl Türklerle Ermeniler başka. İkinciler, güzel olan her şeyin, tıpkı Hawthorne’un öyküsündeki gibi, koskocaman bir ateşin içine yandığı bir dünyaya gözlerini açmıştı.
Bizim kuşak gözlerini bu dünyaya açtığında, Ermenileri ve Türkleri tahammül ederek değil, barış içinde bir arada yaşatan o şey, çoktan yanıp kül olmuştu. Gerüşla canlılığını yitirmiş, bereket gitmişti. Kimse geçmişten söz etmiyordu; özellikle de “emvali metruke”ye konanlar. Geçmişin kaybedilmiş güzelliklerinden söz edenler arasında, dedem Ahmet Efendi ile “tehcir artığı” komşuları “Marmar Bibi” de vardı. Herkes evinden, yurdundan koparılıp götürülürken, Marmar ve annesi uzun süre bir yerlerde saklanmış, tehlike geçinceye kadar birileri onlara bakmıştı. Uzun kış akşamlarında onların sohbetine kulak veren evin küçük kızının aklında en çok yer eden, akşamları dört köşeli fenerini yakıp misafirliğe gelen Marmar Bibi ile eskilerden söz ederken “hey gidi gençlik, Ahmet Efendi, neler yapardık, neler yapardık” diyen İrza (Rıza) Efendiydi. Ben doğduğumda onlar bu dünyadan çoktan göçüp gitmişlerdi. Onlara dair bütün bildiklerim, o küçük kızın, yani annemin anlattıklarıydı. O evin çocukları için Marmar Hanım’a “bibi”, yani “hala”, yani “babanın kız kardeşi” diye hitap etmenin yadırgatıcı bir yanı yoktu. Ermeni komşusunu anarken “diniyle yarlığansın” diyen, yani “Allah onu kendi dininin kurallarıyla değerlendirsin ki cennete gidebilsin” diye dua eden babaannem Rabia Hanım için de öyle.
Bizim kuşak o duyguyu hiç tanımadı. Düğünlerde çalıp söyleyen ayrılmaz üçlü Davulcu Zoppik, Gırnatacı Cin Ali(k) ve Ohannes artık yoktu. Onların doğal, yapmacıksız ve belki kendilerinin bile far-kında olmadan sahip oldukları beraberlik, muhtemelen onların çocukları için dahi kolay anlaşılamayacak o ruh hâlini ifade ediyordu.
Sonraki kuşaklar, Anadolu’daki Türkler veya diaspora Ermenileri sadece kötü zamanların hatıralarıyla yetiştiler. Oysa o devasa ateşin, karşılıklı öfkeyi besleyen hatıralarının zehirli dumanı genzimizi yakarken dahi, küllerin altında tamamen yanmamış bir şeyler olduğunu görmek mümkündü. Bazen eski bir çeyiz sandığını açtığımızda, onun kapağının iç tarafına işlenen şehrin siluetinde cami ve kilisenin birlikte resmedildiğini gördüğümüzde, bizden öncekilerin sahip olduğu bir şeyleri kaybettiğimizi hissediyorduk; bazen de bugün bize “yabancı” olan dillerle, Ermenice ve Osmanlıca yazılmış bir çeşmenin kitabesini birileri bizim için okuduğunda. Bazen de felaketin ortasında yaşanmış olağanüstü bir vefa ve fazilet öyküsü bizi “biz ve onlar” illüzyonundan sıyırıp çıkarıyor ve insanların Türklüğün ve Ermeniliğin ötesinde, çok daha farklı bir temelde ikiye ayrıldığını gösteriyordu.
Soykırım Tasarısı’nın ABD Temsilciler Meclisi’nin gündemine alınması dünyanın her yanındaki pek çok Ermeni’yi sevindirdi, pek çok Türk’ü üzdü. Oysa ortada Ermeniler açısından bir zafer yoktu; tıpkı tersi olsaydı Türkler açısından olmayacağı gibi. Yarın siyasi dengeler değişip, bugün soykırımı kabul eden parlamentolar kararlarını geri alırlarsa da Ermeniler ve Türkler olarak bizim sorunumuz bitmiş olmayacak. Türkler açısından en “kötü” senaryo gerçekleşse, tüm dünya ‘Ermeni tezi’ni kabul etse de Ermenilerin başı göğe ermeyecek. Tıpkı bütün ülkeler ‘Türk tezi’ne ikna edilse Türklerin ermeyeceği gibi.
Çünkü biz Türkler ve Ermeniler olarak baştan kaybetmişiz; bizi soylu ve zengin kılan paha biçilmez bir hazineyi yitirmişiz. Ve hiçbir siyasi başarı, bunu değiştirmeyecek; hiçbir özür ve maddî tazminat da yaşananları telafi etmeyecek.
Bütün bunları Ermenilerle Türklerin acılarını eşitleyip sıfırlamak için söyleyenlerden değilim. Hrant Dink’in de vurguladığı gibi, yaşananların adına ne dersek diyelim, bugün bir halk artık burada yok. Kimsenin acısını küçümsemeye veya “haydi hep beraber unutalım” demeye de hakkımız yok. Söylemek istediğim şu ki, bizim birlikte kaybettiğimiz hazine, siyaset ve hukuk terazisiyle ölçülemeyecek kadar değerliydi.
“Neyi kaybettiğini hatırla” diyordu şair.
Bu çalışma, geçmişe hep ihmâl edilen bir pencereden bakmamıza ve hatırlamamıza katkı sağlıyor. Ermenilerle Türklerin ortak tarihinin sadece kötü sayfalardan ibaret olmadığını, acısıyla tatlısıyla bin sayfalık bir romanın, felaketin damgasını taşıyan son yüz sayfasına indirgenemeyeceğini gösteriyor. O son yüz sayfa içinde bile insan olmayı veya insan kalmayı başaran Türklerle Ermenilerin hikayeleri, kalbini ve vicdanını “ulusal dava”ların aldatıcı cazibesine kurban etmeyen Ermenilerle Türkler için hatırlamayı sağlayacak önemli ipuçları anlamına geliyor. Evinde barındırdığı Ermeni çocukları kendi çocuklarından ayırmayan, onların rahat etmeleri için elinden geleni yapan dini bütün Müslüman Veysel Efendi ile hastalanan komşusunun başında İncil okuyan dini bütün Hıristiyan Şamiran Hanım, bize o kayıp dünyayı bulmamız için ışık tutuyorlar.
Bu yönüyle elinizdeki çalışma, barışa katkısının yanında, bütün bu yaşananlara rağmen bin sayfalık o kitabın bitmiş sayılmayacağı umudunu da pekiştiriyor. Bu vesileyle, başta Zekeriya Başkal olmak üzere, bu çalışmaya emeği geçen bütün akademisyen arkadaşlarımı kutluyorum. Onlar çok hayırlı bir iş yapıp, husumeti söndürecek ve karşılıklı anlamaya katkı sağlayacak bir çalışmaya birlikte imza attılar. Siyasetin ötesine geçerek, gölgede kalan sevgi, vefa ve merhameti mercek altına aldılar.
Çalışmanın bu özelliği, bilimsel yönünden çok daha önemli. Zira Türkler ve Ermeniler olarak birlikte mustarip olduğumuz “yaralı bilinç” rahatsızlığından kurtulmak için ateşe verilen geçmişin içindeki kayıp güzellikleri hatırlamaya ihtiyacımız var. Belki o zaman, birlikte kuracağımız yeni gelecek, sadece bizden sonraki kuşaklara muazzam bir armağan olmakla kalmayıp, geçmişte birbirini seven ve özleyen ninelerimizin ruhlarını da şad edebilir.
Kitabın ayrıntılı künyesi ve Online Sipariş için tıklayınız.
Kitaptan örnek sayfalar için tıklayınız.
19 Haziran 2010, 09:26
Добрый вечер! mason@sportbul.ru” rel=”nofollow”>……
С уважением,…